Çocuğunuzun Eğitiminde Devrim Yaratacak 5 Aykırı Fikir

Çocuğunuzun Eğitiminde Devrim Yaratacak 5 Aykırı Fikir

13.12.2025
İbrahim Özcan

Ebeveyn olarak çocuğunuzun eğitimi söz konusu olduğunda her şeyi doğru yapma baskısı hissetmeniz çok doğal. Çevreden gelen tavsiyeler, okuldaki beklentiler ve sınav maratonları arasında kafa karışıklığı yaşamak neredeyse kaçınılmaz. Peki, eğitimdeki en etkili stratejilerin aslında en beklenmedik ve ezber bozan fikirler olabileceğini hiç düşündünüz mü? Bir eğitim uzmanı olarak, başarının sırrının çoğu zaman alıştığımız yolların tam tersinde yattığını gördüm. İşte size, çocuğunuzun öğrenme yolculuğunda devrim yaratacak, 20 senenin sentezi olan en şaşırtıcı ve dönüştürücü 5 aykırı fikir.

Motivasyonu Unutun; Disiplin ve Aidiyet İnşa Edin

Eğitim sistemini ve çocuğun tüm hayatını "motivasyon" üzerine kurmak, aslında kumdan bir kale inşa etmeye benzer. Çünkü motivasyon, doğası gereği labildir, yani stabil değildir; anlık olaylara, duygusal dalgalanmalara veya basit bir can sıkıntısına bağlı olarak kolayca kaybolabilir. Başarının sırrı, çocuğun her an "istekli" olması değil, istemediği zamanlarda bile görevini yapma alışkanlığını kazanmasıdır.

Öğrenme sorumluluğunun temelinde üç sağlam ayak vardır: öz-düzenleme, öz-yeterlik ve aidiyet. Sürdürülebilir başarı, anlık heveslere değil, bu sacayağına dayanır. Çocuk, öğrendiği bilgiyi ve harcadığı emeği sahiplenmeli, "Bu bana ait bir bilgi, bu emek bana ait ve bu emek çok değerli" diyebilmelidir. İyi bir teknik direktörün, maçtan önce gaz veren motivasyon konuşmalarına değil, takımın sezon boyu sürecek disiplinine ve aidiyet duygusuna odaklanması gibi, biz de anlık hevesler yerine kalıcı alışkanlıklar inşa etmeliyiz.

Bütün eğitim sistemini çocuğun bütün hayatını hatta motivasyon üzerine kuruyoruz ama böyle bir kurgu olduğu zaman aslında tam olarak çok sağlam bir ayak olmadığı için motivasyon çünkü labil yani stabil değil sürekli oynuyor yerinden... İstediğiniz zaman motivasyonu her şeyden dolayı düşürebilirsiniz.

Teknik Direktör Olun, Sahaya İnmeyin

Ebeveynlerin ve öğretmenlerin eğitim sürecindeki rolü, bir teknik direktörün rolüne benzer. Bir teknik direktör, sahanın tozunu yutmuş, oyunun kurallarını tecrübe etmiş bir uzmandır. Ancak görevi, sahaya inip oyuncuları adına oynamak değildir. Onun görevi strateji belirlemek, yol göstermek, oyuncularının potansiyelini en üst seviyeye çıkarmak ve onlara saha kenarından destek olmaktır.

Eğitimde yapılan en büyük hatalardan biri, ebeveyn-öğretmen bloğunun çocukla karşı cephelerde konumlanmasıdır. Oysa başarı, ancak tüm tarafların bir "takım" olarak hareket etmesiyle mümkündür. Çocuğun kendi sorumluluğunu alması, problem çözme becerisi geliştirmesi ve sürece sahip çıkması için ebeveynin bir adım geride durarak ona alan tanıması gerekir. Sürekli sahaya inip onun adına oynarsanız, size saygısını yitirir ve "sen ne bilesin, sizin döneminiz de aynı mı?" gibi cümlelerle sizi oyunun dışına iter.

Şunu asla unutmuyoruz hiçbir teknik direktör sahaya çıkıp futbolcular adına oynamaz. O da futbolu bilir. Futboldan gelir... Oynamıştır, o sahanın tozunu yutmuştur. Sonra o kritikleri tecrübe etmiştir, sonra kritikleri. Siz işte oradasınız, biz işte oradayız.

Hata Yapmalarına İzin Verin, Hatta Üzülmelerine de

Çocukların içindeki yoğun "hata yapma korkusu", onları inisiyatif almaktan ve sorumluluk üstlenmekten alıkoyan en büyük engellerden biridir. Hata yapmaktan o kadar korkarlar ki, karar verme sorumluluğunu doğrudan ebeveynlerine devrederler. Böylece olumsuz bir sonuçla karşılaştıklarında, "Sen dedin anne," diyerek suçu kolayca başkasına atabilirler.

Bu döngüyü kırmanın tek yolu, yanlış yapmayı ve başarısız olmayı normalleştirmektir. Çocuğunuz bir sınavdan kötü not aldığında, hemen "Üzülme, bir dahaki sefere hallederiz" diyerek onun duygusunu yumuşatmaya çalışmak uzun vadede ona zarar verir. Hayal kırıklığı yaşamak insani ve öğretici bir süreçtir. Unutmayın, iyi bir teknik direktör oyuncusunun maç içinde hata yapmasından korkmaz; bilir ki oyuncular ancak sahada yaptıkları hatalardan ders çıkararak büyür. Onları bu duygulardan korumak, duygusal dayanıklılık (resilience) inşa etmelerini engeller. Bu, sadece psikolojik bir tavsiye değil, aynı zamanda zorlu bir geleceğe hazırlıktır. Dayanıklı olmak gerekiyor, ki o nesil çok daha fazla dayanıklı olmak zorunda. Çünkü kaynaklar artık azalıyor.

Hata yapmaktan korktukları için o sorumlulukları almıyorlar. Yani o inisiyatifi çocuk almıyor. Diyor ki ben hata yapmayayım. Annem babam karar versin... Yanlış yapsın. O duyguyu kontrol etmeyi olabildiğince öğrensin. O duyguyu yıkıcı değil yapıcı bir hale getirmeyi olabildiğince öğrensin.

Gerçek Sorumluluk, Ödevi Nasıl Yapacağına Karar Vermektir

Ergenlik çağına gelmiş bir çocuk için sofrayı kurmak ya da eve ekmek almak gibi görevler elbette önemlidir, ancak bunlar artık "sorumluluk" olarak adlandırıldığında komik kalır. Gerçek sorumluluk, çocuğun kendi hayatının gidişatını etkileyen kararları alabilmesidir. Bu noktada, devrim niteliğinde bir kural devreye girer: "Dış işlerinde bana bağlısın, iç işlerinde kendine bağlısın."

Bu kural, teknik direktörlük rolünüzün en net tanımıdır. Siz genel oyun planını ("dış işleri") belirlersiniz: Ödevler bitecek, günlük tekrar yapılacak. Bu kurallar tartışılamaz. Ancak oyuncunun sahadaki kararları ("iç işleri") ona aittir: Ödeve hangi dersten başlayacağı, hangi yöntemi kullanacağı, ne zaman mola vereceği tamamen onun yönetimine bırakılmalıdır. Bu yaklaşım, çocuğa pasif bir uygulayıcı olmak yerine kendi öğrenme sürecinin aktif yöneticisi olma hissini verir ve o çok değerli aidiyet duygusunu inşa eder. Bu diyaloğu kurmak için şu basit senaryoyu deneyin:

Ebeveyn: "Bugünkü ödevlerin A, B ve C. Bunları şimdi nasıl yapmayı planlıyorsun? Karar ver."

(5 dakika mola verin, başka bir odaya gidin)

Ebeveyn: "Ne karar verdin? Nasıl yapacaksın şimdi?"

"Kaç Soru Çözdüğünü" Değil, "Eğitimi" Konuşun

Ebeveynlerin çocuklarıyla eğitim üzerine sohbetleri genellikle "Kaç puan aldın? Bugün kaç soru çözdün?" gibi sığ bir döngüye sıkışıp kalır. Oysa "eğitime dair konuşmak", çok daha derin ve anlamlı bir diyalog kurmaktır. Örneğin, çocuğunuza beş alakasız kelime verip bunlarla bir hikâye yazmasını isteyebilirsiniz. Bu basit etkinlik ne işe mi yarar?

Matematik ve Türkçe, özünde birer "örüntü" sistemidir. Bir hikâye kurgularken kelimeler arasında anlamlı bir örüntü kuran çocuk, matematikteki veya bir paragraftaki örüntüyü de daha kolay kavrar. "Atatürk o cepheden neden çekildi sence?" diye sormak, ödevini kontrol etmekten çok daha kalıcı bir öğrenme sağlar. Başarının nicelikten (soru sayısı) çok, nitelikle (kavramları anlama, sentezleme, yorumlama) ilgili olduğunu unutmayın. Bu yaklaşım, çocuğun sadece sınav sorularındaki değil, hayattaki örüntüleri de çözmesini sağlar. Böylece bir makaledeki, bir gazete haberindeki, olası bir savaşın veya teknik bir gelişmenin başını, sonucunu ve olası etkilerini tahmin edebilecek zekâya sahip olur. Yani beyninin bütün kıvrımlarını kullanır.

Bu örüntüyü kurabilen çocuk matematik sorusundaki örüntüyü de bulabilir... Bırakın onları. Bir makaledeki, bir yazıdaki, gazetedeki yazının olası bir yerde çıkan savaşın, olası bir yerde olan teknik gelişmenin başını, sonucunu, olabileceklerini tahmin edebilecek zekaya sahip olur. Yani beyninin bütün kıvrımlarını kullanır.

Görüldüğü gibi, çocuklarımızın eğitimine yapabileceğimiz en büyük katkı, onlara körü körüne destek olmak ya da onların yerine kararlar almak değil. Aksine, onlara hata yapma özgürlüğü tanımak, kendi kararlarını verme alanı açmak ve en önemlisi, öğrenmenin sorumluluğunu bizzat üstlenmelerine izin vermektir. Onları bir adım geriden izleyen bir teknik direktör olduğumuzda, kendi zaferlerini kazanmaları için en doğru zemini hazırlamış oluruz. Peki, bu akşam çocuğunuzla "eğitime dair" ilk hangi soruyu sorarak bu yeni diyaloğu başlatacaksınız?